Lavinya Dergisi
C’ESARET, D’EVRİM VE ANLA(ŞIL)MAYA DAİR
“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”
Şubat gelip çoktan takvimlere kurulmuş. Zamanın hızına yetişememişim gene. Hâlbuki daha yeni dönmemiş miydim uzak diyarlara yaptığım kumlu yolculuktan? Günler üzerime devrilmiş, haberim yok. Belli ki yine peşinde sürüklüyor beni hayat…
Bu aralar göğü ağlamaklı adında eskilik, ruhunda ise yenilik barındıran şehrin. Bulutlar döküyor tuttuklarını üzerimize utanmadan sıkılmadan. Beti benzi atık havanın. Öylece ıslanıyorum ben de yağan yağmurun altında. Bu sefer yürürken adımlarımı hızlandırmıyorum, telaşa gerek yok. Bile isteye ıslanmayı seçiyorum hatta. İçimdeki kuruluğa biraz iyi gelir belki. Ben ki gidip gördüğüm çölü taşıyorum ceplerimde, paçalarımda ise bir o kadar çamur… Arınmak için ıslanmalıyım, diyorum. Acele ettirmeyin, kendi adımlarımın temposunda ruhumu tavaftayım ben. İtiraf etmeliyim ki biraz da araftayım.
Gök, yüzünü daha çok buruşturuyor sanki. Yazıp yazıp buruşturduğum kâğıtlar gelip kuruluyor bu aralar pek güvenemediğim aklıma. Yürüdükçe, bir zamanlar o kâğıtlardan birinden göğe uçurduğum bir dileği iyi hatırlıyorum ama: “Beni anla!” Ne kadar net… Gerçekten ve içten anlaşılmayı istemiştim o zaman ben. Şimdi ise ben bile kendimi anlayamazken mümkünlüğünü sorguluyorum içimde yükselen bu arzunun. Bu sefer benim yüzüm buruşuyor. Görmüyorum ama hissediyorum. Çatılan kaşlarım ele veriyor beni. Ne de olsa bazı çizgilerin arasına saklanıyor hüzünler…
Tezgâhta duran kitap sayfalarının arasına sığınıyorum sonra. Bir şiirin dizesi tutar beni belki. Değiştiriverir mevsimi bir öykünün atmosferi… Bir kahraman gülümser bir romandan, eşlik etmeye hazır olur yol boyu. İnsan işte… Kendi benliğine sığamazken sığınmak istiyor bir şeylere… Bir umutla çantama yeni kitaplar yerleştiriyorum. O anda okuyup okumamak da olmuyor mesele. Yanımda hissetmenin güveni yetiyor. Belki kapakları bile aralanmayacak, sıra gelmeyecek onlara ama işte varlıklarını bilmek iyi geliyor.
Yürümeyi bırakıyorum, bir masada boş koltuk arıyorum şimdi. Bulduğumda oturuyorum hemen, zihnimin ağırlığı üzerime çöküyor. İşte o zaman fark ediyorum, aslında adım atamayacak kadar yorgunmuşum ben. Az soluklanayım diyorum, karşı koltuğumda beliriyor iç sesim. Benden taşıp bağımsızlığını ilan etmiş. Tanıyamıyorum onu. Ellerini uzatmış ellerime, bana “Hadi, devrim yapalım!” diye fısıldıyor ve sesindeki coşkuyu artırarak ekliyor: “Devrimin içini boşuna yuva yapmamış evrim! Hadi!”
Afallıyorum… “Bu kaçıncı devrim?” diye sorgulayan gözlerle bakıyorum. “Yorgunum. Hem korkuyorum da…” Zihnimden geçenleri duyuyor o. Yargılamıyor, aksine şefkatle bakıyor bana. “O gücü yine bulacaksın! Hele durulsun sular biraz.” Sonra “Hem esarete sadece bir harf eklemeye bakar.” deyip tebessüm ediyor. Öylece karşımdaki boş koltuğa bakakalıyorum. Her ne kadar ben onu bu aralar pek tanıyamasam da neye ihtiyacım olduğunu en iyi o anlıyor!
Yağmur durmuş. O sırada güneş tutuluyormuş gökte içimde ne var ne yok tutuşturarak… Anlıyorum ki yanmak da arınmak!
