Lavinya Dergisi
GÖKTERAPİ VE BAZI ZAFERLER
“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”
Maviliğe açılan geniş bir terasta, bir salıncağın üzerindeyim. Yavaş yavaş sallanırken önümde uzanan şehri seyrediyorum. Tepelerin üzerine kurulmuş evler yeşillikler arasından selamlıyor beni. Denizin tuzu üzerlerinde… Belki de bu yüzden bakışları biraz nemli… Tepemden sürü hâlinde geçen kırlangıçlar ötüyor önce. Sonra iki martı kanatlarını iki yana gere gere süzülüyor havada. Aklıma düşen şaire uyup göğe bakıyorum o anda.
Zihnimde çektiğim fotoğraf karesi bir yağlı boya tabloyu andırıyor. Göğün suretine pembelik düşmüş. Maviyle doğal bir ahenk içinde. Bulutlar bir fırçayla üzerine dağıtılmış gibi… Bakanı içine çekercesine bir derinlik… Kısa bir süre sonra o karenin içine girip renk cümbüşünün dansına kaptırıyorsun kendini. Gözlerinden gök doluyor içine. Göğün içine karışıyorsun sen de. Göğe baktıkça göğüs kafesinin genişlemesi de bundan. Gökterapi diyorum bunun adına. En sevdiklerimden…
Bir ileri bir geri sallanırken gök de benimle birlikte sallanıyor. Hatta onun heybetli kolları arasına kıvrılmışım da o beni sallıyormuş gibi düşünüyorum. Şefkatin kucağında, yumuşacık renklerin birbirine dolaştığı bir hayal âleminde pamuk gibi oluyorum ben de. Hayatın hengâmesine bir anlığına ara verecek bir duraklatma tuşu bulmuşum, daha ne olsun? Dudaklarıma yayılan tebessümün farkına varıyorum. Nasıl da pervasız, nasıl da telaşsız… Hâlbuki salıncağa oturmadan az önce üzerime çökmüş kasvetli düşüncelerin altında eziliyordum. Ölüm, birkaç gün önce yine hatırlatmıştı kendini. Sevdiklerimden birini daha alıp götürmüştü. Yerine koca bir boşluğu bırakıvermişti. İnsan o boşlukla ne yapacağını bilemiyor ki hemen. Tüm özlemini yüklenip o boşluğa sarılmaya çalışıyor, ona tutunmak için debeleniyor. Nafile bir uğraş olduğunu bile bile hem de! Toprak ağır nihayetinde, göğe benzemiyor. Tam da burada işte, toprağa uğurladıklarının göğe yükseldiğini düşünmek de boşa olmasa gerek diye hatırlatıyorum kendime. Bu hatırlayışla tekrar göğe sığınıyorum ben.
Düşününce, ne çok şey karşısında yenik düşüyor insan! Acıdan acıya sürükleniyor, hasret ateşinde kavruluyor, hayatın derin sularında boğuluyor gibi hissediyor, kaybediyor, kaybettikçe kendi de kayboluyor. Ancak, koynunda biriktirdiği tüm yenilgilere rağmen yine de umut çiçeklerini sulamayı da ihmal etmiyor. İnsan olmanın hikmeti burada saklı galiba. Bunca yıkılış içinde umudu ayakta tutabilmek değil mi zaten bütün mesele? Öyle... Tekrar tekrar başlayabilmek... Kendini iyileştirebilmek... Yaralarını sarabilmek... Nefes almaya devam edebilmek...
Güneş, ufuk çizgisinde usulca kayboluyor. Birazdan akşam inecek. Çehresi kararan göğe yıldız dökecek heybesinden. Hâlâ sallanıyorum. Bavulunu toplamış, yola koyulmaya hazırlanan ağustosu böyle uğurluyorum. Yaz bitiyor. Sonbahar kapıda. Biraz hüzün var yanında. Şair, boşuna dememiş! ‘‘Durma, göğe bakalım!’’ İşte yenilgiler bu göğün altında yaşansa da zaferler de yine bu göğe bakarak kazanılıyor. Yaz biterken bir zafer daha kazanıyorum. Bir ileri, bir geri göğe bakıyorum!
