Lavinya Dergisi
TUZ TANELERİ
Burnuma gelen kızartma kokusu ile tatlı uykumu sonlandırdım. Gözlerimi tavana dikip annemin lezzetli kahvaltısını yemenin heyecanı içinde sabahı selamladım. Bir hışımla yataktan kalktığım gibi yabancı bir oda ile karşılaştım. Birkaç saniyelik uyku sersemliğinin ardından gözlerimi ovuşturup tekrar odaya baktım. Bu oda benim odam değildi. Az önce kalktığım yatak da her gece kâbuslar görerek uyandığım yatağım değildi.
Etrafımda tam tur dönerken içimi yavaş yavaş bir korku sarmaya başladı. Ne yapacağımı bilemez bir halde öylece dikilip odayı incelemeye başladım. Burnuma gelen yemek kokusunun yanı sıra, odada bir parfüm kokusu vardı. Bu koku bana ait değildi ama bende bir şeyler çağrıştırıyordu. Bazı kokular insanı bir anlığına geçmişe götürür ya, işte tam olarak öyle bir kokuydu bu. İçimdeki korku gitgide artmaya başlıyordu. Bunu hissedebiliyordum. Bu korku ile bir yandan kapalı kapıyı kontrol ediyor, bir yandan da odaya göz atmaya devam ediyordum.
İlk önce duvardaki resimler dikkatimi çekti. Hepsinde ben vardım. Yanımda arkadaşlarım olduğunu tahmin ettiğim kişiler ve sanırım ailem... Ama bu kişileri hayatımda ilk defa görüyordum. Resimdeki kimseyi tanımıyordum.
Herkes bana yabancıydı fakat en yabancı olan da bendim. Bedenim sanki bana aitti ama ruhum başka birisinindi...
Odanın geri kalanını incelemeye devam ettim. Asla böyle bir odaya sahip olamazdım. Mobilyalar benim için çok renkli, çok hayat doluydu. Hayatımda siyah ve beyaz renk dışında mobilyalar olduğunu bile bilmiyordum. Bu cıvıl cıvıl oda, bu şekerimsi koku bana o kadar uzaktı ki, bu odada bulunduğum her saniye kendime bir o kadar yabancılaşıyordum. Yavaş yavaş midem bulanıyordu ki sanki kapının önünde bir ses duydum. Dikkatimi o yöne verdim. Kapının ardındaki kişi önce iki kez kapıya tıkladı, ardından yavaşça açıp içeri girdi. Karşımda duran kişi bana çok da yabancı biri değildi. Siması bana birini hatırlatıyordu fakat bu kişi annem de değildi.
Kadın gülümseyerek "Hadi tatlım, kahvaltı hazır. Seni bekliyoruz." dedi ve kapıyı açık bırakıp gitti. Demek ki evde başkaları da vardı. Bir an önce odadan çıkıp ne olduğunu anlamam gerekiyordu. Kadının gittiği yönü takip edip mutfağa girdim. Yuvarlak masanın etrafında kadınla beraber bir adam ve erkek çocuk vardı. Kadın çay doldururken adam bana bakıp yanındaki boş sandalyeyi işaret etti. "Prensesim, gel babanın yanına otur. Bak, yerini kimseye vermedim." dedi ve göz kırptı. Bu adam benim babam değildi. Benim babam, zaten hiç olmamıştı. Ama belki de bu yüzden olacak ki kadına karşı hissetmediğim sıcaklığı bu adama hissettim. Bir anda kendimi sofraya otururken buldum. Uyandığım odaya göre daha sade olan bu mutfak, tam olarak çekirdek aile sıcaklığını veriyordu. Karşımda oturan çocuk da sanırım kardeşimdi. Ama o, herkesten farklı olarak bana sanki sevgiyle değil, nefret dolu bakıyordu.
Daha ne olup bittiğini çözememişken bir anda kendimi hiç tanımadığım insanlarla aynı sofrada yemek yerken bulmuştum. Ne düşünmem, ne hissetmem gerektiğini artık bilmiyordum. Bir an bunun bir rüya olabileceğini düşündüm ama her şey o kadar gerçekti ki bu düşüncem uzun sürmedi.
Yaklaşık yarım saattir güle oynaya kahvaltı yapıyorduk. Fakat karşımdaki çocuk sürekli bana nefretle bakıp tek lokma bile yememişti. İstemsizce ben de sürekli ona bakıyordum. Artık ortam yavaş yavaş soğumaya başlamıştı. Bir ürperti, bir karanlık sardı etrafı. Az önce güldüğüm yabancı ailem masadan kayboldu. Karanlığın içindeki mutfakta yalnızca ben ve karşımdaki çocuk kaldık. Az önceki anne babam sahte de olsa bana güven ve huzur vermişti. Ne çabuk alışmıştım onlara... Fakat bir anda onlar gidince kendimi yapayalnız hissettim.
Karşımdaki çocuk artık öfkesini gizlemiyordu. Derin bir nefes alıp söze başladı: "Ne kadar neşeli, huzur dolu bir aileyiz değil mi abla?"
Konuşurken sinirden dişlerini sıkmıştı. Ne demem gerektiğini bilmediğimden susmayı tercih ettim.
"Vicdanın rahat mı abla?"
Yüzüme aynı nefret dolu ifade ile bakıyordu.
"E... efendim?"
Ne demek istediğini anlamıyordum ama vicdanımın rahat olmadığını sanki biliyordum. Neden böyle hissediyordum?
Çocuğun gözleri dolmaya başladı ve ayağa kalktı. Elindeki tuzluğu bir anda cama fırlattı. Tuzlar etrafa dökülürken ben korkudan kafamı kollarımın arasına aldım. Çocuk bir anda bana dönüp gözlerime baktı:
"Neden yaptın bunu; neden, neden?" diye bağırmaya başladı. Gitgide bana yaklaşıyordu, ben ise neyi neden yaptığımı, ne demek istediğini düşünüyordum. Ama korkudan olanlara bir anlam veremiyordum. Bir an önce bu evden çıkmak istiyordum. Bir hışımla kalkıp kapıya yaklaştım. Çocuk da benimle beraber geliyordu. Daha hızlı yürümeye çalışırken sehpanın kenarına bacağımı vurdum. Canım çok acıdı. Çocuk bana yetişmiş, kolumu tutmuştu:
"Seni gördüm. Ablamı binanın tepesinden sen ittin. Onu sen öldürdün. Neden yaptın bunu, katil?"
Kalbime ani bir acı saplandı. Gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Sanki bir el karnıma yumruk attı. Ağlayarak cevap verdim çocuğa:
"Ben... Ben bilerek yapmadım. Oyun oynuyorduk." dedim. Ama yalandı; bunu ikimiz de biliyorduk. Bizden başka kimse yoktu. Ama o görmüştü işte her şeyi. Koşarak kapıya yaklaştım. Çocuk arkamdan gelmedi. Sadece bağırmakla yetindi. Ömrüm boyunca asla unutamayacağım o sözleri söyledi:
"Ne kadar mutlu bir aileyiz değil mi? Onu öldürmeseydin işte böyle olabilirdik; ama sen yalnızca onu öldürmedin, hepimizi öldürdün katil! Katil..."
Koşarak iki sokak ötedeki evime geldim. Ağlaya ağlaya kapıyı açıp odama koştum. Odamın kapısını kapatıp hemen yatağa atladım. Yatağa atlamamla kalkmam bir oldu. Gözlerimi açtığımda geceydi. Soluk soluğa kalmıştım. Olayın üstünden yıllar geçmesine rağmen ilk kez böyle bir kâbus görmüştüm. Gözyaşlarımı silip yataktan kalktım. Ağlamaktan olmalı ki dilim damağım kurumuş. Mutfağa inip bir bardak su aldım. Suyumu bitirdikten sonra bardağı tezgaha bırakıyordum ki pencerenin önünde duraksadım. Pencerenin önündeki tuz tanelerine baktım... Tıpkı çocuğun fırlattığı yerde olan tuz tanelerine...
