Lavinya Dergisi

SONBAHAR VE TEKRAR ARALANAN BAZI KAPILAR
Gülşah DEMİRCİ

“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”

Eylül de geçip gidiyor işte; sarı, sapsarı adımlarıyla arşınlıyor takvimleri.  Ardında özellikle akşamları daha çok hissedilen serin rüzgârını bırakarak… Dökülen yaprakların hışırtısı kulaklarımızda. Battaniye günleri yaklaşıyor yine… Hâlbuki daha yeni çıkmamış mıydık yazdan? Güneşin sıcacık kollarına sere serpe bırakırken kendimizi, deniz kokusunu çekmemiş miydik ciğerlerimize? Bununla da yetinmeyip maviliğine karışmamış mıydık? Şimdi mevsimlerden sonbahar… Yaz, geride kaldı. Biz unutmak istesek de zaman elini çabuk tutup hatırlatıyor.     

Ani bir kararla bir karavan koltuğunda buluyorum kendimi. Tanıdık bir çağrının peşine düşüyorum. Başka bir şehirden, bir kapı aralığından geliyor bu çağrı. Gecenin laciverti eşlik ediyor bana uhrevi bir ahenkle. Uykuya rötarlı gözlerim önümde kıvrılıp uzanan yolda. Asfalt üzerinde sabaha kavuşturacağım bu geceyi. İçimi tavaf eden merak uyanık tutuyor beni.  Bir süre sonra, boz tepelerin ardından doğan Güneş ile aydınlanıyor gökyüzü. Araladığım camdan uzatıyorum parmaklarımı. Sarılara sarınıp bozkırın içinden geçiyorum. Günebakanların boynu bükük. Belli ki güz hüznü sinmiş üzerlerine. Elimde olmadan bana da sirayet ediyor bu hüzün. Mevsimin ruhu bu ne de olsa. Dalıp gidiyorum uzaklara… Hayatın değişkenliği, elle tutulamaz oluşu, hatta uçuculuğu gelip kuruluyor düşüncelerime.  

 Akreple yelkovan sözleşiyor böyle anlarda. Sanki akrep gittikçe hızlanıyor, yelkovan daha sıkı takip ediyor onu… Bir bakıyorum ki varmak üzereyim, yol bitiyor. İçimi olgun, oturaklı bir heyecan kaplıyor. Bir yıl önce de buradaydım ben. Bir düşün peşinde düşürmüştüm yolumu. Neyle karşılaşacağımı bilmeden gizemli bir davete icabet etmiştim. Ne çok şey değişmişti o zamandan bu zamana. İçsel bir devrimi başlatmıştı bende bu ziyaret. Fırtınaların içerisinde alabora olmuştu o iyi yüzdürdüğümü sandığım gemim. Bir bir koparmıştı köklerimi. Döküp yapraklarımı, kuru bir dal gibi bırakmıştı beni ayazın ortasında. Her kışın ardında bir baharın durduğunu da fısıldayarak kulağıma. Ee, devrimlerin içerisinde barınıyordu evrimler.   

Daha önce ön kapısından girdiğim yere bu sefer arka kapısından giriyorum. Geçen bir yıl içinde katettiğim mesafeyi bana gösterircesine… Hiçbir şeye tutunup kalmadan sadece bir yolcu olduğumu hatırlatırcasına… Bu mesajı yakaladığım için tebessüm ediyorum. Sonra ‘’Dirlik ‘Od’unu yakın. Yoldan geçeni hoş tutun.’’ sözü çınlıyor hafızamın karmaşık koridorlarında. Bu anımsayışla hoşnut oluyorum.   

Merdivenleri çıkıyorum ağır ağır. Yıllara meydan okuyan ağacı görüyorum. Sonbahar buraya da uğramış ama varlığı sabahın tazeliğini hissetmeye engel değil. Adım adım ilerliyorum. Ve işte beni çağıran o ahşap kapının önünde bir kez daha duruyorum. Kapının yüzeyinde gezdiriyorum ellerimi önce. Bir şefkat tohumu çatlıyor içimde. Acele etmiyorum. Telaşa gerek yok, biliyorum. Derin bir nefes alıp hazır olduğumda kapıyı aralıyorum ve eğilerek giriyorum içeri. Bana başka hangi kapıları aralayacağını bilmeden… Minnetim boyumdan büyük!