Lavinya Dergisi

BİR YAPRAK NASIL DÜŞER?
Gülşen SARIGÖL

"Yazdığın her harf,yazabildiğin her kelam ölümün elinden kurtardığın serçe kuşudur ve serçe telaşlı değilse öldü demektir"...diyerek kalemini kağıtla buluşturmuş milyonlarca insandan sadece bir tanesiyim...

Gözünün önüne getir sevgili okur; dallarından süzülerek gelen o yaprağı, onun düşüşünü, sessizce toprakla buluştuğu o anı... Bir yaprak... Herhangi bir ağaç türünün, herhangi bir dalında, herhangi sarı bir yaprak... Sarı olduğunu gerçekleştireceği düşme eyleminden anladığımız o yaprak...Çünkü yeşil olan yapraklar düşmez genellikle. Can vardır onların bedenlerinde, kan vardır damarlarında. Yeşiller düşmez sevgili okur, yeşiller düşürülür. Oysa sarılar, ah o sarı olanlar tüm hücrelerinde hissettikleri o susuzluk ile beklerler son- baharlarını; ömürlerine sunulmuş baharlardan en sonuncusu, onu düşürecek olan bahar... Düşme, düşürülme eylemlerini tümüyle sonbahara yüklese de bir an kalemim , bilir ki sarı olanı "sarı " yapan da , "yeşil " olana yeşillik katan da zamandır elbet. Zamanına, sonbaharına tutsak olan yaprağın rüzgarını bekleyişine bak hele sevgili okur ; sapsarı, kupkuru, binlerce yapraktan düşmeye sırası gelmiş o yaprak...Ölüm korkusu belki de tamamen yaşama hırsından gelen o yaprak... Ahh nasıl da çaresiz, nasıl da bükük boynu. Zihninde toprakla buluşacağı o an... Adına ölüm dedikleri sonrası pek de kestirilemeyen o yolculuk... Gariptir, bilmez yaprak o yolu, yolculuğu da bilmedikleri ile de olsa korku doludur hücreleri. Çünkü bilmediklerinin ötesinde ,o yolculuğun sonrasına dair beyninin saklı sandıklarında kalmış kimisi doğru, kimisi ihtimal barındıran, kimisi hiç var olmamış "öteki dünya "bilgileri vardır. Belli ki ölmeden önce görüş duruluğunu yakalayıp, ölümü görememiş bu yaprak. O ikinci kategoriden, ölmeden önce ölümü gören yapraklardan bahsetmeyeceğim sevgili okur. Genellikle tatmadığım duygulardan bahsedemiyorum. Neyse...İşte şu bizim ölmeden önce ölememiş ve bu yüzden de yaşarken doğabilmek ,hayatın ortasında yeniden doğabilmek, gibi nacizane bir olay ile hiç baş başa kalmamış o yaprak...Elbette ki korkutur rüzgar onu,elbette ki istemez rüzgarı, istemez her şey gibi kendisini de sorgusuz sualsiz kucaklayacak o toprağı. Sarı yaprağın dalındaki son serzenişleri tıpkı anne karnındaki bebeğin doğmadan önceki son demleri gibidir aslında. Sadece kan ile beslendiği anne karnı sarıp sarmalar onu,dışarıda envai çeşit yiyeceği ona hiç bildirmeden. Öyle korkar öyle korkar ki, dünya denen o yere doğmamak için ağlaya ağlaya gelir ait olduğu bu girdaba. Ona göre yaşanacak tek yerdir annesinin içi, sadece orda vardır güven,sadece orda hayat vardır ona sunulmuş. Öyle bilir o,nice bilmelerden bilinenden habersiz...Dünya topraklarında nefes alan her insan için de öyle değil midir sevgili okur? Sen, ben ,o ,biz,siz,onlar... O sarı yaprak gibi korkmaz mıyız ölümden?Doğmadan önce tüm serzenişi annesine olan o bebekten ne farkımız vardır, ölümü beklerken hasta yatağımızda?Ötelerin ötesindeki yaşamdan bir haberken nedir bizi korkutan,nedir tatsız olanı tatlı, kötü olanı iyi gösteren? Sorularına cevap yine sensin ey okur...Seni ,senden gayrı korkutmaz hiçbir şey ve sana senden gayrı hiçbir şey güven vermez sen kadar. Bul artık hadi korkularını, güven duyduklarını, kayıplarını, zaferlerini... Ne olur bul kendini..