Lavinya Dergisi

ATEŞLE İKNA
Nurten K. TOSUN

Rakamlardan öykülere yolculuk. Kalem, kağıt, düş ve pamuk şeker eşliğinde...

Sıtma; yüksek ateşle seyreden, titreme nöbetleriyle bedeni sarsan, tarihin eski ve ağır hastalıklarından biridir. Uzun yıllar boyunca çaresizliğin simgesi olmuş, insanlığı kırıp geçirmiştir. Tıp bilimi ise yirminci yüzyılın başlarında henüz sistemli gözlemle, cesur varsayımlar arasında yol almaktadır. İşte tam bu dönemde Avusturyalı Psikiyatrist Julius Wagner-Jauregg, frenginin geç evresinde ortaya çıkan ve zihni felce uğratan paralitik demans vakalarında ilginç bir duruma tanık olur: Nedeni ne olursa olsun yükselen beden sıcaklığı, hastaların bazı ruhsal belirtilerini geçici de olsa hafifletir. Ateş, ilk kez düşman değil, olası bir dost gibi görünür.

Jauregg’in zihninde laboratuvar gözlemleriyle klinik deneyimler birleşir. Mikroorganizmaların belirli ısılarda canlılığını kaybettiği bilgisi, yeni bir ihtimal doğurur. Frenginin etkeni olan bakterinin de benzer biçimde baskılanabileceği fikri, dönemin sınırlarını zorlayan bir soruya dönüşür: 

- Ateşi bilinçli olarak oluşturabilir miyim?

Cevap, bugün hâlâ ürpertici bulunan bir yöntemdir. Tedavisi olmayan hastalara kontrollü bir biçimde sıtma bulaştırılır. Amaç, yükselen ateşle hastalığın ilerleyişini durdurmak, ardından ateşi ilaçlarla söndürmektir. Risklidir, tartışmalıdır, hatta acımasızdır. Ancak o koşullarda sonuçlar umut vericidir. Bu yaklaşım, Wagner - Jauregg’e Nobel Tıp Ödülü'nü kazandırır. Böylece “Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek.” sözü, yalnızca bir deyim değil; tarihte gerçekten uygulanmış bir tedavi pratiği olarak yerini alır.

Bugün ise bu ifade artık tıbbın değil, hayatın dilindedir. Günümüzde kimse sıtmayı iyileştirici bir araç olarak görmez fakat kavram yaşamın içine bir metafor olarak sızmıştır. İşte tam bu noktada düşünülür. Bu yaklaşım doğru mudur? Yanlış mıdır?

Belki de yanıt tek değildir. Bazı anlarda, daha büyük yıkımı engellemek için küçük bir bedeli kabullenmek akıllıca olabilir. Kriz anlarında rutin, kaybı sınırlayan bir sığınak hâline gelir. Ancak her kabulleniş, zamanla ölçüyü değiştirir. Geçici, kalıcı, istisna, alışkanlık yer değiştirir. İnsanoğlu bazen önüne konan seçenekleri irade sanır. Oysa sadece korkuları arasında tercih bildirir. Hayat, çoğu zaman ölümü gösterir; benlik rahatlatıcı bir şekilde sıtmaya razı olur. Asıl mesele, neyin gerçekten istenildiği, kimden hiçbir zaman vazgeçilemeyeceğini ayırt etmektir.

Şimdi sıra okuyucuda:

Ölüm dediğiniz şey nerede başlar, sıtma dediğiniz nerede biter?

Ve siz, hangi noktada razı olmayı seçersiniz?

Kim ya da kimler için nelerden vazgeçersiniz?