Lavinya Dergisi
DENİZ, DALGALAR VE KÖPÜREN SANCILAR
“Susup içime döktüğüm cümlelere boğazımdan geçiş yok Parmak uçlarımla konuşuyorum, duyuyor musun?”
Aylardan nisan… Çiçeklendi dallar, süslendi ağaçlar. Bahar neşesi kuruldu doğanın kucağına. Ama göğün yüzü ıslak, bulutlar hâlâ ağlıyor arada. Dağları, tepeleri aşıp gelen rüzgâr hızını kesmedi daha. Nedense yerde filizlenen bahar, göğe ermeye gecikmekte. Vardır bir hikmeti, vardır bir bildiği… Zamanın işine karışılmaz ne de olsa.
Akdeniz’deyim şimdi. Beklenene rağmen iklim değişmiyor ama. Soğuk, kıyıları da vurmuş. Köpük köpük dalgalanan sulara dönük yüzüm. Denizin kokusu burnumda. İçime çekiyorum, özlem baki… Ufuk çizgisinde büyüyor içimden geçenler, dalgalara karışıp yine önüme taşınıyor. Aynam oluyor su; beni, benimle yüzleştiriyor. Deniz köpük köpük… İçim köpük köpük… Nasıl da köpükleniyor her şey…
İki-üç adım atıyorum, ayaklarım suyla buluşuyor. Bacaklarıma sıçrayan damlalarda hatırlıyorum dağılan parçalarımı. Yeniden bir bütün olmak istiyorum. Yekpare, sarsılmaz, dağılmaz… En az deniz kadar! Hâlbuki nasıl da dağıtmışım kendimi, nasıl da bölmüşüm… Kendime yaklaştığım yerden vurulup uzak düşmüşüm. Dönüp bakınca geldiğim yola, onlarca şey sığdırmışım içine. Bulduğumu sanıp sanıp kaybetmek varmış işin içinde. Oradan oraya savrulmak, biraz yitmek, yitirmek… Mutluluk yontmaya çalıştığım acılarım, kabuğunu bizzat kendim kopardığım yaralarım, yaşam hüznünün çöktüğü sancılarım… Dert edindiklerim, omuzlarıma binen yükler, adım gibi sahip çıktığım sorumluluklarım… Ama gittiğim mesafe bir arpa boyu etmiyormuş aslında. O yolu yürürken yolculuğun ağırlaşması bundan. Yorulduğumu anlıyorum artık. Bir elim kendi omzumda, “bu kadar basit!” diyorum sonra. “Akıl oyunlarına, kalp karmaşasına gerek yok.”
Dalgalar şiddetleniyor. Dalgaların beklenmedik hızı, aniliğini anımsatıyor hayatın. Her anın içinde saklanan olma potansiyelini getirip bırakıyor ayak ucuma. O zaman zihnimde bir kapı aralanıyor. Zamanın içinden üstü tozlanmış bir cümle uzatıyor başını: “Her an, her şey olabilir.“ Bir zamanlar kendi kulaklarıma fısıldadığım bir cümleydi bu. Hafıza yatağında üzerini biraz fazla örtmüşüm, uykudaymış, şimdi ter içinde yeni uyanmış. Köpüren suların içinde mahmur bir anlam sırtlanmış. Yine karşımda dikiliyor işte. Tek tek harflerini bağrıma basmak istiyorum. Çok düşünmemeliyim üzerine, arada olur öyle!
O sırada tüm Torosları dolaşmış rüzgâr… Denizin üstünden geçip saçlarımın arasına karışıyor, havalandırıyor ruhumu. Soluğunda taşıdığı yeni hikâyeleri bırakıyor kucağıma. Hepsini ayrı ayrı dinlemek istesem de “Beni bana bırak!” diye seslenesim geliyor ardından. Benim de sesim denizi geçer, dağlara çarpar, yedi kere yankılanır belki. Böylece ben de daha iyi anlarım ne demek istediğimi. İşitebilmek için birden fazla kez duymak gerek bazen! İdrak meselesi…
Gözlerimi açıp kapıyorum. Fark ediyorum ki nisan da gelip geçiyor yamacımdan. Ayaklarım hâlâ suda, bekliyorum başım değsin diye ıslak bulutlara. Bir gün batımı, haber salar bir gün doğumuna. Köpüren sancılarımı alıp götürür bir dalga. Ufuk çizgisi hatırlatır; iyi eder, iyileştirir uzaklar!
