Lavinya Dergisi
HAFIZA DOLABIMIZDAKİLER
Sesler sesler…
Öyle anlar olur ki, duyduğumuz ses, aldığımız koku bizi o andan uzaklaştırır ve bir anda geçmişte bir ana götürür. Gelecekte değil, anda değil kendimizi geçmişimizde buluruz. Bazılarımız için o ses içimizi bulandıran, ruhumuzu daraltan bir anın ruh haline büründürürken bazılarımızda mutlu olduğumuz bir anı anımsatır. Örneğin, dünyanın neresinde olursam olayım sabah uyandığımda sokaktaki güvercinlerin sesleri beni çocukluğumdaki o umutlu sabahlara götürür. Taze sabahların, yeni bir günün umutlu anlarına, çocuksu sevinçlerine…
Sahi siz hiç düşündünüz mü hangi sesler sizi en mutlu anlarınıza konuk eder?
Parktaki çocuk sesleri bazılarımız için cıvıl cıvıl neşe saçarken bazılarımıza geçmişteki günlerin daha derin yaşanmışlıklarını hatırlatıp hüzün getirir. Pazar günleri açılan elektrik süpürgesinin sesi bazılarımız için yeni bir haftanın başlangıcını veya huzurlu bir pazar gününe vedanın, yoğun bir haftaya başlamanın huzursuzluğunu hissettirir. Bazen kent yaşamında egzoz kokularının, trafiğin, koşturmacanın ortasında burnumuza karpuz kokusu gelir ve hafif bir rüzgâr eser. Deniz mevsimini çağrıştırır, zihnimizde. Kulağımıza dalgaların sesleri gelir. Hatta genel bir söylem vardır: “Denize karpuz kabuğu düşmüş.” İşte bu söylemden yola çıkarak deniz mevsiminin geldiği kanısına varırız, bu kokuyla.
Bence, kokular ve sesler anılarla dolu yaşam dolaplarımız. Her rafında bir hatıra biriktiriyoruz bu dolabın, hem de hiç fark etmeden. Bazen huzurumuzu kaçıran bazen huzur veren hatıralar. Hatta öyle ki, koku, ses ve tat hafızasının edebiyatta da yeri var. Fransız Edebiyatının ünlü romancısı Marcel Proust, bu konuyu “Kayıp Zamanın Peşinde” (À la recherche du temps perdu) eserinde çocukluk anılarını işlerken koku ve tatlardan yararlanarak anlatıyor. Bu durum “Proust Etkisi” olarak ifade ediliyor. Öyle ki koku hafızası geçmişin kapılarını aralarken ruh halimizi de belirliyor. Nörobilimde “duyusal hatırlama” da dedikleri zihnimizin bu temasları pandemi sürecinde virüse maruz kalanlarımızın çoğundan kokuyu ve tadı aldı götürdü. Belki geçici bir süre bunu yaşamış olsak da tamamen yaşayanlarla empati kurmamızı sağladı. Düşünsenize koku, tat ve ses yaşamımızdan çıkıp gidiyor, kayboluyor bu dünyadan… Ne garip! Bir çiçeğin kokusunu alamıyoruz veya yağmurun sesi kesiliyor. Dünyadan sesler, tatlar, kokular sonsuza dek kayboluyor. Kıyıya vuran dalganın sesi yok oluyor, yediğimiz pastanın tadından eser yok …
Aslında her şey nasıl da hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Annenizin kokusuna bir daha rastlayamamak …
Burnumuza gelen sevdiklerimizin kokusu, özlemimizi arttırmaz mı çoğu zaman? Dahası ölüm, ölüm sevdiklerinizin kokusunu da alıp götürmüyor mu? Sevdiklerinizin sesini ve kokusunu hatırlamak için zihninizi zorlasanız da ölenlerle gidiyor hepsi. Sadece anlık duyduğumuz ses veya koku getiriyor o hatıraları bize. Yok olmanın anlamı burada gizli kanımca. Geriye kokumuz bile kalmıyor, sesimiz bu atmosferden sonsuza dek siliniyor. Toz ve tüy kadar hafifiz halbuki, bu yaşamak dediğimiz neyin ağırlığı diye sorgulamadan yapamıyor insan…
Ve bir şiir düşüyor, ömrümüze.
Sesleniyor Orhan Veli:
“
”
- Orhan VELİ
