Lavinya Dergisi
GODİVA
Bazı hikâyeler vardır; ne kadar eski olursa olsun, insan dönüp dolaşıp kendini onların içinde bulur. Çünkü çağ değişir, şehirler değişir, insanların üstündeki kıyafetler bile değişir ama insan ruhunun taşıdığı yükler pek değişmez.
Lady Godiva’nın hikâyesini ilk duyduğumda herkes gibi ben de olayın kendisine takılmıştım. Bir kadının bir şehrin içinden çıplak hâlde geçmesine. Oysa büyüdükçe fark ettim: Hikâyelerin en önemli yeri hiçbir zaman görünen kısmı değilmiş. Asıl hikâye, insanın neden o yürüyüşe mecbur kaldığında saklıymış.
Çünkü hiçbir insan durduk yere kendini dünyanın ortasına bırakmaz, kendi sessizliğinden daha ağır olduğunda korkuyu geride bırakır.
Belki de Godiva’nın hikâyesi tam olarak buydu. Bir kadının cesaretinden çok, bir insanın artık taşıyamadığı şeylerle ilgiliydi. Yıllarca içine atılanlar vardır ya hani… Görmezden gelinen adaletsizlikler, “şimdi sırası değil” diye ertelenen kırgınlıklar, ses çıkarınca değişmeyeceğini düşündüğümüz şeyler… İnsan onları taşımaya alışıyor sanıyor. Ama alışmak başka şey, yorulmak başka.
Bazı yükler insanın omzunda değil, ruhunda iz bırakıyor çünkü.
Ve sonra bir gün insan duruyor. İçinde çok sessiz ama çok kesin bir cümle kuruluyor:
“Artık yeter.”
İşte hayatın en tehlikeli anı belki de bu. Çünkü insan bazı eşikleri geçtikten sonra eski hâline dönemiyor.
Bence Godiva’nın yürüyüşü tam da böyle bir andı. Bir meydan okuma değil yalnızca; bir vazgeçişti aynı zamanda. Korkulardan vazgeçiş. Gizlenmekten vazgeçiş. İnsanların ne diyeceğini düşünmekten vazgeçiş.
Ne garip değil mi?
Hepimize çocukluktan beri saklanmayı öğretiyorlar. Acını sakla. Zayıflığını sakla. Ağladığını sakla. Fazla hissettiğini sakla. İnsanlar seni tam görmesin diyorlar. Biraz eksik görün, biraz kontrollü, biraz ölçülü kal.
Ama insan eksile eksile bazen kendine bile görünmez oluyor.
Belki bu yüzden o hikâye hâlâ anlatılıyor. Çünkü hepimizin içinde bir yerde, korkudan susmuş bir taraf var. Ve yine hepimizin içinde, bir gün o sessizliği yıkmak isteyen başka bir taraf daha.
Şehir halkının pencerelerini kapatması da bu yüzden çok dokunuyor bana. Sanki herkes onun geçişini izlememek için değil de, kendi utancıyla yüzleşmemek için bakışlarını kaçırıyor gibi. Çünkü bazen bir insanın cesareti, başka insanların yıllardır sustuğu her şeyi ortaya çıkarır.
Cesur insanlar biraz rahatsız eder zaten.
Çünkü onların yaptığı şey bize şunu hatırlatır:
“Aslında sen de biliyordun.”
Ve hikâyedeki o adam… Her çağın mutlaka bir “bakanı” oluyor. Birinin acısına gerçekten dokunmadan, sadece uzaktan izleyen biri. İnsanlığın en değişmeyen tarafı bu belki de. Yaraları anlamaktan çok seyretmeye alışmış olmamız.
Oysa bazı insanlar gösteriş için değil, hayatta kalabilmek için cesur olur.
Bazı yürüyüşler alkış almak için yapılmaz. İnsan bazen yalnızca kendi ruhuna yetişebilmek için yürür.
Belki de bu yüzden Godiva’ nın hikâyesi bir efsaneden daha fazlası gibi geliyor . Çünkü o kadın atın üstünde yalnızca bir şehirden geçmiyordu sanki. İnsan korkusunun içinden geçiyordu.
Ve galiba insanın gerçek dönüşümü tam orada başlıyor:
Kendini saklamaktan yorulduğu yerde.
