Lavinya Dergisi

KAYIP TABLO
Sıla Nisa ÜNAL

En derin arzumuzdur aslında yalnızlık.

     Çocukluğumun geçtiği eve döndüğüm gün, duvarların beni hâlâ hatırladığını fark ettim. Uzun koridorun duvarlarında boydan boya benim çizdiğim resimler yer alıyordu. Ressam olmamda en büyük etkisi olan bu ev, şimdi bana ilham vermekten uzak, yabancı bir mekân gibi geliyordu. Her bir eşyanın sesi, görüntüsü vardı. Hepsi birleşip çocukluğumla el ele oyunlar oynuyorlardı âdeta.

     Birkaç saatlik hatıra gezimin ardından bir bardak su almak için mutfağa yöneldim. Tezgâha dayanmış suyumu yudumlarken karşı duvardaki resim gözüme ilişti. Duvarlardaki tüm resimler küçük bana aitken o resmi ben yapmamıştım. Bu düzen neden bozulmuştu veya kim bozmuştu anlam veremedim. Elimdeki bardağı yavaşça tezgâha bırakıp duvara yöneldim. Duvara ilk bakışımda içimde garip bir endişe hissettim. Diğer tabloların aksine bu tablo sanki yerinden oynatılmış gibi yamuk duruyordu. İlk başta tabloyu inceledim. Upuzun ve bir hayli karanlık bir koridor resmin genelini oluşturuyordu. Koridorda birkaç kapalı kapı bulunuyor fakat biri hariç tüm kapılar karanlıkta kalıyordu. Tam ortadaki kapı ise ön plana çıkarılmak için diğerlerinden daha aydınlık resmedilmişti. Sanki bakan kişinin gözü yalnızca orayı görsün istiyordu ressam. Kapının altından odadan dışarı sızan kan göleti gözüküyordu. Bu detay resmi daha da gizemli kılıyordu. Kafamı uzatıp kapının altına daha dikkatli baktım. Kapı sanki tam kapalı değil gibi gözüküyordu. Geriye çekilip resmi diğer resimlerle aynı hizaya getirmek için uzandım. Tam bu sırada salon sessizliğini kaybetti. Evin sesleri boğuklaştı. Kalbimin sesi uzaklaştı. Dünya yavaşça geri çekildi, bense tablonun içine…

     Bir anda kendimi o koridorda buldum. Burnuma demir kokusu doldu. Kanın kokusu. Sanki bu kokunun da tıpkı eşyalar gibi sesi vardı. Bana bir şeyler söylemek istiyordu. Ayaklarım çıplak tahtaların üzerinde yankılanıyordu. Kapıya doğru yürümeye başladım. Koridor, tablonun içinde göründüğünden daha uzundu. Ne kadar yürürsem yürüyeyim kapıya yaklaşamıyormuşum gibi hissediyordum. Ama kapı beni çağırıyordu. Ahşap kapının altından yayılan kan ayaklarıma değdiğinde nefesim kesildi. Zamanı gelmişti. Elimi hızlıca kapı koluna uzattım. Tam açacaktım ki evimin kapısı çaldı. Bir anda tablo elimden kayıp düştü. Çerçevesi paramparça oldu. Tabloyu öylece bırakıp kapıyı açmaya gittim. Ayaklarımın altı sanki hâlâ kanlıydı.

     Kapıyı açtığımda karşımda küçük bir kız çocuğu gördüm. Yüzü solgun, göz altları mosmordu. Gözleri o kadar korkunçtu ki sanki yıllarca ağlamıştı. Elinde bir ayakkabı vardı. Beyaz kurdeleli, kırmızı şeritli bu ayakkabı küçükken eşini kaybettiğim için günlerce ağladığım ayakkabımın tıpatıp aynısıydı. Kızın ayakkabısından gözlerimi çeker çekmez kız elindeki ayakkabıyı bana uzattı. Ağlamaklı bir sesle “Beni yine kurtaramadın değil mi?” diye sordu. Kalbimin sesi kulaklarıma kadar çıkarken dudaklarımdan yalnızca “Efendim?” kelimesi döküldü. Kız gözlerimin içine bakıp bana gülümsedi ve koşarak uzaklaştı. Ardından dışarı çıktım ama bir anda gözden kayboldu. 

     Bir elimde ayakkabıyla salona geri döndüm. Yere düşen tabloya baktığım anda nefesim kesildi. Tablo yoktu. Ne kırılan çerçeve ne cam parçaları ne de o kanlı koridor… Duvar bomboştu. Sanki orada hiç resim olmamıştı. Elimdeki ayakkabıya baktım. O an her şeyi hatırladım. Karanlık koridoru. Kapının altından sızan kanı. Ağlayan küçük kızı. Ve o resmi benim çizdiğimi…