Lavinya Dergisi

TELVE DİBİ
Pelin ŞEHİDOĞLU

Sözcükler bir kaç hece lakin bilmezler ki bizim evrenimizde binbir gece.

Bazı insanlar geleceği yıldızlarda arar, bazıları istatistiklerde. Biz ise kalan son ümidi ters çevrilmiş bir kahve fincanının dibinde arıyoruz. Ne tuhaf milletiz. Koca hayatı üç damla telveye sığdırıp “Bak, burada yol çıkmış” diyebiliyoruz. Üstelik o yolun gerçekten nereye gittiğini de bilmiyoruz. Belki bir ayrılığa, belki bir kavuşmaya, belki de sadece insanın kendi içine.

Kahve falı biraz da yoksul romantizmidir aslında. Çünkü herkesin anlatacak bir hikâyesi vardır ama çoğu insan onu doğrudan söyleyemez. O yüzden fincandaki kuşa “haber” deriz, kalbe “aşk”, uzun çizgilere “yol.” Kimse çıkıp da “Ben çok yoruldum” demez. Ama fincana bakıp “Üst üste sıkıntı çıkmış” der. İnsan bazen acısını bile metaforla taşır.

Bir de fal baktırırken takınılan o masum tiyatro vardır. “Ben inanmıyorum aslında” diye başlanır cümleye. Ardından gözler büyür: “Şu kadın kim?” İşte insan kalbi tam olarak böyledir. İnanmak istemez ama umut etmeyi de bırakamaz. Çünkü umut, mantığın değil, yorgunluğun çocuğudur.

En çok da yaşlı kadınların fal bakışını severim. Sanki onlar telveyi değil zamanı okur. Fincanın kenarındaki çatlağa bakıp “Bir küslük olmuş” derken aslında kendi gençliğini görür belki. Belki gitmeyen bir adamı, belki dönmeyen bir mektubu. Kahve soğur ama insanın içindeki bazı bekleyişler hiç soğumaz.

Bir fincanın dibinde neden hep yollar çıkar mesela? Çünkü insanın içi hiçbir yere tam varamaz da ondan. Hep yarım kalmış bir şeyler vardır. Söylenmemiş sözler, geç kalınmış özürler, yanlış zamanda sevilen insanlar… Telve dediğin biraz da kalbin tortusudur zaten. Dibe çöken ne varsa, hayat onu gösterir.

Ve belki kahve falının en hüzünlü tarafı şudur: Kimse geleceği gerçekten öğrenmek istemez. İnsan sadece güzel bir şey duyunca biraz daha dayanabileceğini bilmek ister. “Üç vakte kadar ferahlık var” cümlesi bazen bir psikolog seansından daha çok işe yarar. Çünkü insan ruhu bazen çözüm değil, küçük bir ihtimal ister.

Belki de bu yüzden fincanlar hiçbir zaman tamamen kapanmaz. İçlerinde hep biraz eksik kalmış hayat dolaşır. Bir yudum kahve, biraz sessizlik ve telvenin arasına saklanmış kırık bir kalp. Biz ona fal deriz. Hayat ise başka bir isim verir.