Lavinya Dergisi
ŞİMŞİR KAŞIK
Anadolu’da ağaçlar yalnızca doğanın parçası değildir; her biri bir anlam taşır. Çınar gölgeyi anlatır, çam direnci, meşe ağırlığı… Lakin aralarında öyle bir ağaç vardır ki sessizdir; yavaş büyür, sık dokuludur, serttir. Kolay eğilmez, kolay kırılmaz. Kendini göstermeden var olur, acele etmeden olgunlaşır. Ona “Şimşir” denir.
Şimşirden yapılan kaşık sofraya girer ama hükmetmez. Yemeğe karışmaz, tadı bozmaz, kendini dayatmaz; sadece eşlik eder. Sessiz kalır, bekler. Ustalar der ki: Aynı köyden çıkan iki kaşık aynı değildir. Ağaç benzese de emek benzemez; el aynı kalsa da iz değişir.
Karadeniz’de ise bu ağaç rüzgârla, yağmurla, engebeli yamaçlarla sınanır. Hayatta kalırken biçim alır; ondan yapılan her şey dayanmanın izini taşır. Gelenekteyse bu kaşık eve girer; çoğu gelinin çeyizine konur. Ev dağılmasın, bağ kopmasın, bir yuva birlikte kalabilsin diye başköşeye saklanır.
Bir kaşık deyip geçilmez. O; sabrı, susmayı, karışmamayı, benzememeyi, sert kalıp yine de bağ kurabilmeyi hatırlatır. Eski sofralarda da modern mutfaklarda da aynı ses vardır, şimşir kaşığın tabağa değdiği o ince tıkırtı ve o sesten sonra akıllarda aynı türkü kalır. Nerede kalır? Sofranın kenarında, tabağın buğusunda, kaşığın bıraktığı o ince sızıda.
“Şimşir kaşık evde döner
Elden ele sessiz döner
Sofraya değip iz bırakmaz
Yuvayı kırmadan döner.”
