Lavinya Dergisi
POSTA KUTUSU
Eskiden bir mektubu özenle yazardık. Günlerce ve bazen aylarca bir mektubun gelişini beklerdik. Hız ve zaman ne çabuk değişti. Şimdi sadece hızla akan ekranlara bakıyoruz. Ekranın başında bekliyoruz. Hızlı sorular, hızlı cevaplar…
Postacının gelişini beklediğimiz yıllar geride kaldı, ne yazık! Posta kutusunun açılış sesi, içinden çıkan postalar, mektuplar, zarflar, gazeteler… Bir mektubu elimize aldığımızdaki heyecan, sahi kaldı mı artık o heyecan? Mektubun üzerinde dağılan mürekkep, karşıdaki kişinin el yazısı, dağınık harfler. Beklemek güzeldi, şimdi her şey çağın hızında yok olup gidiyor. Zaman ve mekân algımız silikleşiyor günbegün. Telefonlara, bilgisayarlara sığmayan veri yığını her şey. O zamanlar kelimeleri yazardık, yazma eylemi vardı. Şimdi tek bir tuşla kelimeleri, cümleleri gönderiyoruz. O zamanlar özlemlerimizi, sevinçlerimizi cümlelere sığdıramazdık halbuki. Sayfalarca yazardık da dinmezdi özlemimiz. Şimdi zaman da mekân da elimizden duygularımızla kayıp gidiyor. Mektup bir aidiyetti. Birinin kaleminden çıkan mektup diğerinin eline ulaşmak için günlerce yol alırdı. Her yazı her mektup kendine ait bir duygu taşırdı. Duyguların aidiyeti vardı. Kalemle çoğalan duygular yol alırdı ve sahibine ulaşırdı. İçine bazen ufak da bir fotoğraf iliştirilirdi. Anısı olan fotoğraflar. Şiirler yazılırdı aşıklarca. Zamana iz bırakırdı mektuplar. Şimdi zaman damgası olan ekranlarda görüntüler kayboluyor. Duygular gibi…
Halbuki gurbetin de diliydi o mektuplar. Yurt dışına çalışmaya gidenlerin tek haberleşme aracıydı. Ne özlemler barındırırdı içinde. Bazen de azalırdı mektuplar, izi kaybolurdu insanların. Acılar taşırdı bazı mektuplar. Bazen de yeni bir hayatın haberini taşırdı anne babalara.
“Sevgili Anne ve Baba,
Mektubunuz beni çok mutlu etti. Sanki size sarılmışım gibi aldım mektubunuzu elime. Sabırsızlıkla bir çırpıda okumuşum.
Bugün buraya geleli tamı tamına 3 ay olmuş. Burası çok güzel, ağaçlar yapraklarını döküyor. Sonbaharın güzelliği her gün kendini daha çok sergiliyor. Her şey çok güzel, özlemek olmasa. Oraya alıştın mı diye sormuşsunuz. Evet, alıştım. İlk iş günümde biraz korkmuştum ama burada insanlar o kadar iyi ki sanki kendi memleketimde gibiyim. Aynı dili konuşmasak da hepsi çok yardımsever ve arkadaş canlısı.
Burada yeni adetler öğreniyorum. Her gün yeni bir kelime öğrenmeye çalışıyorum. Tüm gün çalışarak geçiyor. Çok yoruluyorum ama hakkımı veriyorlar. Evim küçük biraz yine de sizlerin fotoğraflarını duvara asarak büyük bir dünya kurdum kendime. Burada herkes çok sakin, gece sokaklarda kimsecikler yok. O kadar sessiz ki sokaklar ve çok temiz. Korna seslerini duymuyorsun. Bizim oralara hiç benzemiyor. Yine de çok özlüyorum oraları ve sizleri.
Mektubum ne zaman gelir bilmiyorum ama yeni yıla girmeden gelmesini umut ediyorum. Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öperek mektubumu sonlandırıyorum. Sağlıcakla kalın. En kısa zamanda görüşmek ümidiyle.
Hürmetler…”
