Lavinya Dergisi
AİDİYET
Arafın ta kendisi olmuş, şairlikle yazarlık arasında kalmış biriyim. Zihnimden düşüp kalemimin ucuna gelen her bir kelimeyi esaretten kurtarıyor, yolunu bulmaları için özgür bırakıyorum. Şimdi Lavinya Dergisindeyim. Bazı kelimelerimin yolunun buradan geçmesini istiyorum. Şiirden bir şair düşüyor, arafta yolunu bulmaya çalışıyor.
Bu sıralar üzerine sıkça düşündüğüm “aidiyet” kavramını tarayıcıda arattığımda karşıma çıkan ilk sitedeki tanım şöyleydi: Aidiyet; bağlanma ve evde olma hissidir.
Bağlanma kısmını ait olmaya atfedebilirdik. Beni şaşırtan kısım, evde olma hissinin bu tanımın içinde barınmasıydı. Aidiyet, bir hissin derinliğine bağlanmıştı. Peki, bu hissi nasıl açıklardık? Aidiyet, doğduğun eve mi dairdi yoksa insanın çekip alması gereken ulaşılması güç bir his miydi?
Cevap her iki sorunun da içinde olmalıydı. Olduğun ev seni tamamlıyorsa köklerinin nerede olduğunu bilirdin. Ama bazıları da kendini ve nerede olduğunu anlayamadığı köklerini alıp tamamlanmaya çalışırdı. Tamamlanmıyorsan bu hissin yokluğuyla dolup taşardın. Bir yokluğun huzursuz adımları zihninin tüm odalarında yankılanırdı. Çünkü herkes doğduğu eve ait hissetmezdi. Ait hissetmezse de huzursuz olurdu.
Hiç sahip olmadığı huzura ait olmaya da bir ömür harcayabilirdi. Anlamsız değildi, belki de insanın en anlamlı yolculuğuydu. Ama biraz da cehennem gibi bir şeydi. Her büyük yolculukta olduğu gibi kendi içinde telafisi güç kayıplar barındırıyordu.
Aslında inilmek istenmeyen duraklarla zaman kaybedilebilir, ait olunan yer bulunmaya çalışırken ait olunmayan yerlerde kaybolunabilirdi. İnsan, ait olduğu yeri ararken ait olmadığı birine dönüşebilirdi. Belki de bir ömrü, ait olunan yeri bulmak isterken zayi edebilirdi. Tabii ki saydıklarımın hepsi ihtimal dâhilindeydi. Bir ihtimal daha vardı. Bu koşturmacanın, arayışın boşuna olmadığı…
Aidiyet denilen şey bulunacak bir şey değil de yolculuk boyunca katettiğimiz yolun kendisiyse geriye kalan tüm ihtimaller hükmünü yitirirdi. İnsanoğlu öyle bir yere, bir şehre, bir eve ait değildir de sadece kendi anlattığı masalına, kendi yürüdüğü yola da ait olabilirdi. İç sesine kulak verdiği, arayışından vazgeçmediği sürece kökünü salabilirdi. Belki de aidiyet, yolda yürürken kendi içimizde inşa ettiğimiz o sığınak olabilirdi.
İşin içinde sayısız ihtimal olsa da yolun sonuna gelindiğinde insan mutlaka gerçekle yüz yüze kalırdı. Bir ömrü heba edip etmediğini de içindeki boşluğu doldurup dolduramadığını da evde olma hissine sahip olup olmadığını da yolun sonunda anlayabilirdi. Yolun insanı nereye götüreceği bir bilinmezlikle harmanlansa da varılan noktada ufuk çizgisi netleşirdi.
Sonuç her ne olursa olsun bu yol boşa gidilmiş olmazdı. Çünkü her yolculuk insana kendisinden bir parça bırakır, kendisiyle ilgili bir şey öğretirdi. Ait olup olmadığını da insan işte burada öğrenirdi.
