Lavinya Dergisi

FIRININ ÖNÜNDEKİ ÇOCUK
Sudenur SERTBAŞ

Arafın ta kendisi olmuş, şairlikle yazarlık arasında kalmış biriyim. Zihnimden düşüp kalemimin ucuna gelen her bir kelimeyi esaretten kurtarıyor, yolunu bulmaları için özgür bırakıyorum. Şimdi Lavinya Dergisindeyim. Bazı kelimelerimin yolunun buradan geçmesini istiyorum. Şiirden bir şair düşüyor, arafta yolunu bulmaya çalışıyor.

Ellerini kabanının iki yanındaki ceplere daha derin gömdü. Vücudunu aniden esir alan o hafif titreme, kemiklerine sızan bir ürpertiyle birleşti. Hava aslında soğuk sayılmazdı. Fakat az önce kesilen yağmur, sokakların üzerine nemli bir serinlik bırakmıştı. Bir an daha hızlı yürümek, sığınacak bir yer bulmak istedi ama sonra duruldu. Nereye yetişecekti ki? Varmak istediği bir yer, eşiğinde onu bekleyen bir kapı yoktu.  Hem kendi başına yürümek iyi geliyordu, zihnindeki sesleri daha iyi duyuyordu. Yalnızlık bu yönüyle cennet gibiydi. Kendine ait cennet...

Titreme yalnızca bedeninde değildi. Sanki düşüncelerinin arasında da ince, görünmez bir sarsıntı dolaşıyordu. Her tarafa saçılan ıslak toprak kokusu, rüzgârın arasına karışıyor; insanın tenine değil, doğrudan içine işliyordu. O ise yürümeye devam ediyordu.

Adı gibi bildiği sokaklarda ilerledikçe ilerledi. Her çatlağını ezbere bildiği kaldırımlar, yağmurla dolmuş o çatlaklar, her köşesinde başka bir anı saklayan duvarlar, eskimiş demir kapılar... Hepsi ona tanıdık, hepsi biraz yarımdı. Sonunda yine o tabelanın önünde durdu.

Zaman, bu tabelayı geri döndürülemez şekilde yaralamıştı. Tabelanın bir zamanlar parlayan sarı rengi, güneş ışınları altında solup parlaklığını almıştı. Üzerindeki harflerin bazıları dökülmüş, kelimeler eksik harfleriyle anlamını yitirmiş birer boşluk yığını haline gelmişti. En az on yıllıktı. Tabela, sokağın unutulmuşluğunun en somut emaresiydi.

Gözleri tabelanın aşağısında kalan fırının camekanına kaydı. Burnuna geniz yakan, iştahını kabartan o ekşi maya kokusu çarptı. Her gün aynı saatte önünden geçtiği fırın, henüz fırından yeni çıkmış ekmeklerin buharıyla sokağı selamlıyordu. Bu koku, onu sığındığı cennetten çekip çıkardı. Duyularına geri döndürdü. Tam içeri girip kendini ısıtma fikri aklından geçiyordu ki bunun için harekete geçmeden önce bakışları bir boşluğa takıldı.

Fırının önündeki o kirli basamakta her daim oturan, adeta sokağın bir parçası haline gelmiş olan oğlan çocuğu bugün yerinde değildi. İstemsizce ifadesiz suratı asıldı.

Tabela nasıl oradaysa, fırının kapısı nasıl her sabah açılıyorsa, o çocuk da orada olurdu. Dizlerini karnına çekmiş, omuzlarını içine kapatmış halde oturur, gelip geçenleri sessizce izlerdi. Üzerinde hep birkaç beden büyük, rengi belirsiz kıyafetler olurdu. Saçları rüzgarla darmadağınık, yüzü genelde ne tamamen kirli ne de tamamen temiz olurdu.

Bazen göz göze gelirlerdi.  Kendisi, o bakışlardaki derinlikten ürkercesine hemen kafasını çevirirdi ama bilirdi ki çocuk, o sokağın köşesini dönene kadar puslu gözlerini sırtından bir an bile ayırmazdı. Çocuğun gözlerinde insanı huzursuz eden bir şey vardı. Korku değil, acınacak bir çaresizlik hiç değil. 

Şimdi o bakışların yokluğu garip bir eksiklik yaratmıştı içinde. 

İnsan bazen varlığını fark etmediği şeylerin yokluğuyla sarsılıyordu.

Fırından ne zaman bir şey alsa mutlaka çocuğa da alırdı. Biraz utanarak aldığı şeyi uzatırken çocuk da tek bir duygu olmazdı. Ne sessiz bir teşekkür, ne de daha fazlasını talep eden bir hareket. Uzatılan şeyi sakince alır, anında bir ucundan yemeye başlardı. Tek söz de etmezdi.

Çocuk pekala sessizdi, zaten kendisi de hiçbir zaman ona bir şey sormaya cesaret etmemişti. Sahi, o halde şimdi nereden çıkıyordu bu merak? İçeriye girip fırıncıya çocuğun nerede olduğunu sormak istese de, bu düşünceden de vazgeçti. Başını iki yana salladı, kendine kızarcasına. Yürümeye devam etti. Çocuğun nerede olduğunu Allah bilirdi.

Bir kez daha kendi cennetine geri döndü ama bu sefer bir huzursuzluk düşüncelerinin arasında kol geziyordu. Fırının olduğu sokağın sonuna gelmişti. Tam köşeyi dönüp bu sessizliği arkasında bırakmak üzereyken tanıdık birinin ona çarpmasıyla yeniden durdu.

“Özür dilerim,” dedi daha önce hiç duymadığı ince ses. 

Ve bir cevap beklemeden koşarak uzaklaştı.

Ardında yalnızca ıslak sokakta yankılanan küçük ayak sesleri kaldı.